Google +: Facebook Gibi Mi, Daha Mı İyi? – 1

Google’ın parıltılı yeni sosyal ağı Google Plus, 20 Milyon üyeye yaklaştı. Tüm zamanların üye tabanını en hızlı büyüten servisine girdiniz mi? Hala davet mi bekliyorsunuz? Girdiyseniz ne düşünüyorsunuz? Facebook’un gelişmiş bir versiyonu mu? Yoksa daha iyi başka bir şey mi?  Google’ın Facebook’tan öğreneceği şeyler vardır mutlaka. Mesela, 700 Milyon insanı nasıl kaptığı. Umalım da Facebook’tan sadece iyi şeyleri öğrensin.

Belirtmeden geçmeyeyim, markalar için önemli bir fark var: Google +’da marka sayfalarına ihtiyaç yok, orada olmak isteyen marka, Google +’ın temel fonksiyonuna applikasyonlar ve web sitesi plug-in’leriyle bağlanmalı. “Rakipte var, bizim de olmalı” diye açtığı Facebook sayfasını, kurumsal sitesini bile doğru dürüst güncelleyemeyen markalar için özellikle rahatlatıcı bir durum.

Google Plus ne artılar barındırıyor, bakalım:

1. Açık: Facebook kapalı bir ağ. Orada paylaştığımız  herşey Faceboook’un yüksek duvarlı bahçesinde kalmaya mahkum. Bizden topladığı tüm veriler de Facebook’un. Fan sayfası açıyoruz, aplikasyon geliştiriyoruz ama emekle oluşturduğumuz topluluğumuzu bilgisayarımıza indiremiyoruz, izin yok. Facebook, topluluğun sahibi. Bu yüzden de markalar bu kapalı ağda yer alabilmek için fan sayfası açıyor.
Daha ilgili arama sonuçlarını ve reklamları getirebilmek için Google da bu veriyi istiyor, Aramanın, sosyal medyanın ve mobilin kesişim kümesi Google için büyük bir güç ama önemli bir şeyi eksik kalıyordu: Veriye erişim.
Google +’da isterseniz tek tıkla datanızı dış dünyaya açabiliyorsunuz. Böylece de Google, sosyal profil ve ilgi alanları verisine kavuşup dev arama / içerik ağında ve canı isterse Google +’da hedefli reklamdan kendine yeni gelir kapıları açıyor.

2. Mobil içerik: Sosyal ağ, en fazla büyüyen mobil içerik. Google’ın mobil işletim sistemi Android’in cep telefonlarına kurulumu günde 500.000 aktivasyon hızıyla artıyor. Google +’ın önemli bir parçası Android aplikasyonu. Arama ve sosyal ağ mobil ile bu kadar entegre olunca ne oluyor? Konserde, Google +’ıma login oluyorum, cep telefonumla çektiğim fotoğrafları anında yüklüyorum. Başka bir akşam Google Maps’te yakında iyi bir restoran arıyoruz ve bir arkadaşımızın yazdığı eleştiri yazısına rastlıyoruz, zevkine güveniyorsak oraya gidiyoruz. (İnsanlar hangisine güveniyorlardı? Reklama mı, aradaşlarına mı?) Gelgelelim, Facebook’un hala iPad aplikasyonu yok, dolayısıyla da mobil kullanıcıları hedefleyebileceği bir reklam yapısı da…

3 – Hangout: Circles ve Sparks Facebook’ta da olan işlevlerle aynı ama Hangout farklı. Arkadaşlarınızla toplanıp video chat yapabiliyorsunuz,  isterseniz birlikte YouTube videosu seyredip eğlenebiliyorsunuz… Hangout yıkılıyor… derdim (eğer ki ülkemizde paramızla bizi rezil etmeden, kopmadan, gerçekten hızlı bağlanma şansımız olsaydı) ve demiyorum.

Mobil Pazarlama: Neden ve nasıl? – 3

Mobil pazarlamaya yavaş yavaş ısınmaya devam edelim. Geçen hafta “yeni ve etkileyici teknolojiler ve aplikasyon bazlı projeler bulalım, en önemlisi de mobil internette, web’deki reklam kirliliğinin olmadığının, kaliteli içeriğin ortasında markanın reklamının tek başına yer alacağının ve yüksek tıklama oranlarının altını iyice çizelim.” diye yazmıştım.

Yeni ve etkileyici teknolojilerden ilki Augmented Reality diye değinmiştim, ikincisi ise lokasyon bazlı servisler.

Şimdilik “gizlilik haklarımız” konusunu bir kenara bırakalım. Bu servisler, kullanıcıyı satın alma hunisinin ucuna getirebilir. LBS’den önce marka kullanıcıya şöyle diyordu: “Bana şurada ve şurada ulaşabilirsin”. LBS’den sonra ise marka kullanıcısına “Ben sen neredeysen, oradayım” diyor.
LBS, kullanıcının satış noktasına yakınlığını, arkadaş çevresinin yazıp çizdiklerini, otobüs seferlerini veya hava durumu bahane edip, her durumda kullanıcıya mesajını ulaştırmayı başarır.
Foursquare gibi sosyal network’lerin bazı, LBS. Olay, telefonumuzun GPS fonksiyonu ile ‘neredeyiz ne yapıyoruz, arkadaşlara haber verelim, istersek direkt twit’leyelim’den ibaret. Foursquare’de aynı zamanda “tips” adı altında ciddi bir mekan datası da var. Bir çok insan şimdilik bunu sadece “neredeyim”i bildirmek için kullansa da, “öneri” potansiyeli ciddi gelecek vaadediyor.

Tamam da, LBS’i medya planımıza nasıl dahil edelim?
Mobil pazarlamanın geleceği sadece teknolojik gelişmelere değil, aynı zamanda diğer mecralarla nasıl entegre edileceğine de bağlı. Bu aslında bütün dijital iletişim araçları için geçerli. Ayrıca dijital medya uzun süredir o kadar bağımsız ele alınıyor ki, belki de mobil hakikaten eksik halkadır.

Reklamveren veya ajans, mobili iletişim planlarına koyarken şunara dikkat etse, hayat kolaylaşabilir:
1. Mobil reklamımın özellikleri ne olacak? (anlık mı, öz mü, kişisel mi?)
2. Tüketicimin bundan çıkarı ne olacak?
3. Hangi mobil teknolojileri kullanmalıyım? QR code promosyon mu yapmalıyım? Geleneksel mecra ile entegre bir proje mi yapmalıyım? Bu geçişi AR ile mi sağlamalıyım? Lokasyon bazlı mesaj mı iletmeliyim? İçeriği nasıl zenginleştirebilirim? Kısaca sadece yanar döner olmasın, tüketicimin de işine yarasın istiyorum, ne yapmalıyım?
4. Değerlendirme kriterlerim neler? Erişim, tıklama oranı, tıklama başı maliyet? Yoksa kullanıcının etkileşim kalitesi hepsinden daha mı önemli?

Uzun lafın kısası, mobilin iletişim platformu olarak avantajlarının altını çizmeliyiz. Herhangi bir yerde herhangi bir zamanda kullanıcıya kesin erişim, anlık geri dönüş potansiyeli ve bir sürü dikkat çekici teknolojik yenilik. Elbette, bu avantajlar mobil, pazarlama hedefleriyle uyumlu kullanıldığı sürece avantaj.

Kulanıcı geleneksel reklam mesajlarına çoktan bağışıklık kazandı. Bu yüzden onların en özel kabul ettiği cihazda karşılarına itme reklamla değil, içerikle, katma değerle ve yeni teknolojilerle çıkmak gerek (bkz. Biz Akıllı Telefonlular).

Mobile hazır mıyız?

Viral Videonun Gizli Formülü

Facebook’ta bir gün içinde piyano çalan sevimli kedi videosunu 10 binlerce kişinin “like” etmesi tesadüf mü yoksa viral pazarlama zekasının sonucu mu?

Elbette, yaratıcılık önemli bir faktör ama aynı zamanda online video için, deneme-yanılma yöntemiyle erişilen bir başarı formülü var gibi. En önemli etken tabi “paylaşılabilirlik”. Formülün diğer bileşenleri:

  • Kısa video daha iyidir.
  • Facebook bu işte  iyidir.
  • Paketlenmiş tüketici malları iyi çalışır.
  • Y Kuşağını ve kızları hedefleyin.
  • Amerika’nın doğu yakası bu işe daha duyarlı (bu bizi pek ilgilendirmiyor).

Jolie O’Dell, Mashable’daki yazısında “videonun viralleşmesi, sanattan çok bilimdir” diyor. Yazıya eşlik eden infografiğe bir göz atalım. Jun Group’tan Brian Sieber yaratmış.

Sosyal Medya Soslu Mikrosite Tarifi – 2

Bu başlığın ilk yazısında, dijital ajanslarının habire önlerine sürdüğü “bir mikro site daha yapalım” temcit pilavından da, sosyal medya ajansından gelen stratejik yaklaşımdan uzak tekil önerilerden de sıkılmış pazarlama profesyoneline bir tarif önermiştim: Sosyal medya sosuyla bu pilavı lezzetli kılabilecek bir tarif.

Sosyal medya sosunun, mikro siteye kullanıcı kazanma maliyeti ve müşteri ilişkileri açısından neler kattığına değinmiştim.

Gerçekten de bir çok büyük marka, bu gerçeğin farkına varmış, mikrositelerini sosyal medya ile tatlandırıp ortaya güzel örnekler çıkarmışlar.

Örneğin Nissan’ın “Master The Shift” kampanyası, sosyal medyayı bu anlamda çok verimli kullanmış bir pazarlama örneği:

Neredeyse 2,5 yıldır süren uzun soluklu kampanya, bisiklet, koşu ve yogayı birer tutku olarak öne çıkarıyor ve önde bu alanların ustası üç ünlü var: Lance Armstrong, Ryan Hall, and Tara Stiles. Kampanyanın omurgası bir yarışma. Yarışanlar, bir Nissan kazanma şansına sahip, bolca da spor gereci kazanıyorlar. Sürekli olarak emailing ile haberdar ediliyorlar ve içerik hep canlı tutuluyor. İçeride tüm sosyal medyaya da yayılmış egzersiz püf noktaları ve önerileri içeren videolar var. Bu videolar aynı zamanda gündemdeki Nissan modelini tanıtıyor ama son derece elegan biçimde: otomobiller göze sokulmuyor, tamamen bir hayat tarzının arka planındaki ayrılmaz parça olarak…

2010 yılı ortasında, Nissan bu sitenin bölümlerini aynen Facebook tab’lerine taşıdı. Her site bölümü ve sporcu kendi tab’inde yer aldı ve olay gayet güzel işledi, videolar iyi görüntülendi vs.

Facebook sayfasında, otomobil içeriği sadece Favorite Pages’a taşındı, böylece Nissan bu kampanyasında tamamen hayat tarzı vurgusuna ve kullanıcı interaksiyonuna odaklı kaldı.

Mikro-siteden Facebook’a geçmek kullanıcı için önemli bir deneyim farkı yaratmıştır, ama en önemli deneyim farkı Nissan için olmalı: Çok daha yüksek interaksiyon oranı.