2011’de 11 Dijital Trend

2011’de yükselecek online trendleri sizin için inceledim ve bizim pazarı da yakından ilgilendirenleri çıkardım, hem de tam 11 tane çıkardım. Bakalım, yeni yıl Türkiye online pazarına neler getirecek?

1 – “Doğru” Dokunuşun Yılı
Geçtiğimiz yıllarda dijital pazarlama çabalarının her biri birer bağımsız adacık gibiydi. Ve bu adacıklar kapsayıcı tek bir dijital pazarlama stratejisinin parçası olmaktan uzaktı. Oysa yepyeni kanallar ve yepyeni bir potansiyelle Web 2.0’ın ötesindeyiz artık: mobil (SMS pazarlama, mobil siteler, aplikasyonlar), rich media (video, podcasting, oyunlar), sosyal medya (bloglar, microbloglar, sosyal ağlar, kullanıcı katkılı içerik) ve daha fazlası.  2011’de akıllı marka yetkililerinin bu kopuk çabaları tek bir dijital pazarlama stratejisi şemsiyesi altında toplayacaklarını umabiliriz. Yani “doğru” dokunuşa odaklanacaklar: Çok kanallı iletişim stratejisinde doğru mesajı, doğru hedef kitleye, doğru marka değeri yaratarak iletmek. Uzun lafın kısası: “entegre kampanyalar kurgulanması ve tüm kanalların etkin kullanımı” odak noktası olacak.

2 – Ölçümleme Hakettiği Değeri Bulacak
John Wannamaker’ın ünlü sözünü bilirsiniz: “Reklam bütçemin yarısının boşa gittiğini biliyorum, ama hangi yarısı, onu bilmiyorum“. Sanırım bu sözün günümüze uyarlaması şöyle olmalı: “İhtiyacım olan tüm ölçütler elimde, ama hangilerinin önemli olduğunu bilmiyorum.” Gerçekten de online’ın en büyük gücü ölçümlemede yatıyor: Tüm ölçütler elinizde, kullanıcı neye tıklıyor, neyi seviyor, nerelerde dolaşıp, kimleri izleyip, neleri satın alıyor… 2011’de kampanya başarısı için hangi ölçütlerin önemli olduğuna karar verip, buna göre ölçümleme ve geri besleme yapmak önemli bir trend olacak.

3 – Sosyal Medya Olgunlaşıyor
2009’dan beri estirilen sosyal medya rüzgarlarına, yaratılan gürültüye rağmen, çoğu marka ya sosyal medyadan uzak duruyor ya da sosyal medyayı genel iletişimine ek bir hoş dokunuş olarak katıyordu. 2011’de ise çok şey değişecek ve “social business model“ gelecek. Sosyal medya iletişimine bir seferlik ve kopuk birer çaba gibi değil, tutarlı, tahmin edilebilir, ölçülebilir ve uzun soluklu tek bir kampanya gibi bakılacak. Küçük adımların yerini “big picture” pazarlama stratejisi alacak ve markalar, kullanıcı ile etkileşimi ‘conversation’a giden, ‘conversation’ı da yatırım getirisine giden yol olarak görmeye başlayacak. Markanın sosyal medya iletişimini ROI bazlı ölçümlemesi 2011’de en önemli trend olacak. Online display reklamcılık, web sitesi, CRM sistemi veya CC için kullanılan KPI’lar, sosyal medya alanları için de kullanılacak.

4 – Facebook’un Bitmeyen Yükselişi
Facebook, bugün itibariyle 585,4 Milyon kullanıcıda. Türkiye 24,3 Milyon kullanıcısı ile yılı dördüncü sırada kapattı. Her gün daha fazla zamanımızı Facebook’ta geçiriyoruz. Geçen sene ayda ortalama 8 kere login olan kullanıcılar, 2010’da login sayılarını ayda 11’e çıkardılar. Tüm kullanıcılar arasında yapılan araştırmaya göre, internette geçirilen zamanın %7si Facebook’ta geçiriliyor. 2011’de Facebook’un pazarlama camiasının daha çok ilgisini çekmesi ve bu eğilimin paraya dönüşmesi kaçınılmaz.

5 – Video patlıyor!
Online video reklamcılığında beklediğimiz artış gerçekleşecek ve 2011 online video yılı olacak. Ücretlendirmesi CPV üzerinden yapılan pazarda video içerik sağlayıcı sitelerin, kullanıcı katkılı içerik sitelerinin ve video player altyapısı sunan oyuncuların artması bunun en güçlü kanıtı. 2011 sonunda online video reklamın cirosu 3-4 kat artabilir. Bu artışın sebepleri; yükselen TV CPP’leriyle markaların reklam kuşaklarından atılma yüzdesinin artması, TV reklam kuşaklarının süre olarak daralması ve GRP odaklı markaların planladıkları GRP’yi TV’den alamamaları sonucu reklam spotlarını internetten izlettirip yüksek reach elde etme eğilimleri olacak gibi görünüyor. Video prodüksiyonun ucuzlamasıyla içerikte artış yaşanacak olması, geniş bandın yaygınlaşıp ucuzlaması da cabası.

6 – Mobil de patlıyor! (Bu kez gerçekten)
Türkiye’de mobil reklamdaki aktif oyuncuların sayısı 2010 yılında arttı. 2010’da başka neler oldu? Bir kere, 2009‘dan 2010’a mobil display’de büyüme %1000 oldu! 100’den fazla marka mobil sitesini üretti. Toplamda reklam satışı yapılan 500 milyon gösterimlik envantere, networkler dışında kalan veya global networklere bağlı 1 milyar civarında büyük bir trafik eklendi. 2010’da en yoğun kullanım standart banner’da yapıldı. Yılın sonuna doğru rich-media yükselen trend oldu.
2011’de dokunmatik ekranların ve akıllı telefonların diğer özelliklerinin kullanılacağı rich medya modelleri, lokasyon hedeflemesi ile birleştirilerek kullanılacak. Mobil pazarlamanın SMS’ten çok daha fazlası olduğu anlaşılacak, mobil siteler, display reklamlar, aplikasyonlar, lokasyon bazlı arama ve SEO hızlı yükselişe geçecek.

7 – iPad / iPhone Çılgınlığı
Tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde de iPad’lenenler ve iPhone 4G’lenenler hızla artacak. Apple’ın mağazası, yine bazıları çöp kalitesinde binlerce aplikasyonla dolup taşacak. 2011’de iPad’in, “teknoloji için ruhunu satabileceklerin oyuncağı” veya “offline yayınların pdf’ini barındıran e-kitap cihazı” kategorisinden çıkacağını ve esas işlevinin anlaşılacağını umuyorum. Böylece, ülkemizde de iPad için mantıklı ürünler yaratılabilir.

8 – Google Daha da Büyüyor
2011’de Google reklamcılığının daha da büyümesine şahit olacağız.  Küçük işletmelere yönelik lokalizasyon bazlı reklamcılık çözümleri –bizim gibi hatalı dağıtım sonucu IP adreslerinin bölgesel gösterge olmadığı ülkeler dışında- Dünya’da patlayacak. Geçmişte olduğu gibi, yeni çıkardığı araçlarla Google, “aramanın efendisi” konumunu sürdürecek. Analytics hizmeti güçlenecek gibi görünüyor, bunun yanı sıra 2010’un sonunda başlayan sosyal medya takip aracına yatırım da sürecek.

9 – Satın Almalar / Birleşmeler
2011 şirket evlilikleri / birleşmelerinin yılı olacak. Yahoo-Bing birlikteliği sayesinde, Yahoo Bing’in teknolojisini arama yeteneklerine katacak. Bu birliktelik, Microsoft’un Google’a karşılık yaratma çabasında önemli bir dönüm noktası. Facebook email’e gidecek. AOL blogları satın alacak. Microsoft’un oyun merkezi sosyal medya ve oyun arasındaki çizgiyi yok edecek. Bekleyip görelim.

10 – İçeriğe Hakettiği Değer Verilecek
Yıllarca çöp içerik üretip, SEO açısından bunun bir işe yaramadığını gören küçük işletmeler, sonunda doğru yolu bulacak ve hedef kitlelerinin ilgilendiği dikey içerik sunacak. Değerli, tutarlı ve alanında lider içerik üreten küçük işletme, sadece yeni müşteriler kazanmakla kalmayacak, rakibinin önüne geçip, kendi için bir niş pazarlama alanı yaratacak. İçeriğin muhtelif türleri mevcut: whitepaper’lar, webcast’ler, videolar… Bu gelişmeden en fazla kendilerine ek iş olanağı doğan metin yazarları karlı çıkacak.

11 – Geleneksel Medyadan Online’a
Pazarlama bütçelerinde online’a kayış devam edecek. İnternetin “nişlerin toplamı, dolayısıyla en ince ölçümlenebilir mass mecra olduğu” 2011’de daha fazla marka yetkilisi tarafından anlaşılacak. 2010’da kullanıcı bazlı sosyo-demografik ölçüm datasının hayatımıza girmesi ve 2011 ilk çeyrekte online kullanıcı davranış analizine kavuşmamızla beraber, yıl boyunca “hangi sitede reklam?” diye değil, “kime reklam?” diye soracağımızı umuyorum. Her yıl reklam pastasından aynı payı alıyormuş gibi gösterilse de, yılın sonunda geleneksel mecranın küçülmesine, online’ın da büyümesine tanık olacağız. Bildiğimiz reklam ajansı formatı ister istemez yerini “entegre iletişim ajansı”na bırakacak.

Sosyal Medyada Asosyal Markalar

Sosyal medya, bazı ajansların size düşündürmek istediğinin aksine, aslında gül bahçesi değil. Fan sayfanızı açtınız ve “Hey, artık ben de buradayım.” dediniz, iyi kötü duyurusunu yaptınız diye insanlar topluluğunuza dahil olmak için sıraya girmeyecekler. Hatta, sayfanıza koyduğunuz ve övündüğünüz içeriğin size topluluk ile mutlu bir ilişki mi yoksa mutsuzluk mu getireceği belli olmaz.
Bir günde kazanılan dev sosyal medya başarı hikayeleri çoğunlukla istisnai. Zaten sosyal medyada başarınızın ölçütünü tam olarak belirlediniz mi? Videonuzun veya mesajınızın 500 kişi tarafından post edilişi başarı mı mesela? Çoğunlukla marka içeriğinin virale gitmesi şans eseri oluyor ya da sosyal medya ajansınızdaki üç kişinin 500’er arkadaşından 100er tanesinin birbirine zoraki post edişiyle. İyi bir sayı ile viralleşti diyelim, birçok marka, viral içeriği kendi lehine döndüremiyor veya bunun markaya olumlu / olumsuz etkisini ölçümleyemiyorlar.

Sadece İzlemek Yetmez
Buzz tracking araçları müthiş araçlar. İster marka ister ürün, ister şirket adı üzerine çalıştırılsın, doğru yönlendirme yapabiliyorlar. Genellikle Türkçeyi semantik olarak anlamak için yapay zeka çalıştırmıyor ve işin olumlu / olumsuz / nötr yorumunu insan eliyle yapıyor olsalar da iyi ölçütler sunabiliyorlar. Sadece buzz tracking verisine bakıp derinlemesine inceleme yapmayan markalar, “E süper, bütün forumlarda bütün bu insanlar bizim hakkımızda konuşuyor, hemen kendi forum alanımızı açalım, gelip bizim forumumuzda konuşsunlar” gibi garip bir eğilime girebiliyorlar. Bir çok sosyal medya ajansının “markalı topluluk” fikrini ısıtıp ısıtıp önümüze sürmesi de bu yüzden. “Madem bizim hakkımızda konuşuyorlar, bizim alanımızda konuşsunlar”. Bu kadar basit olsaydı keşke.
“Yazılımı kiraladık, kullanışlı bir dashboard’umuz var, şirket içinde de sanal kapıları açtık duyurusunu yaptık”la iş bitseydi hayat kolay olurdu. Oysa, bir online topluluk yaratmak, hem şirket içi hem şirket dışı ciddi bir kaynak ve eğitim isteyen ve büyük sorumluluk gerektiren bir zorlu süreç. Hazır “tak-çalıştır” topluluk yönetimi paketleri sunan sosyal medya ajanslarının,  aslında markanın yapması gereken büyük yatırım gibi konulara pek girmemesine şaşmamalı. İşi Facebook fan sayfasının konsepti ve açılışı ile sınırlandırmak işlerine geliyor.

Hedef Kitleyi de Anlamak Gerek
Buzz tracking verisinde, markanız hakkında süregiden konuşmaları izlerken bu insanların sadece nerelerde konuştuğuna değil, nasıl, neden ve ne zaman konuştuklarına da dikkat etmelisiniz. Buralardan marka olarak hangi ihtiyacı doyurmanız gerektiğine dair bolca ipucu çıkacaktır.
Hepimiz alışkanlıklarına bağlı yaratıklarız ve çoğu zaman değişiklikten hoşlanmayız. Eğer bir yerlerde tam da ilgilendiğimiz konuda aktif bir topluluk bulursak, oraya bağlı kalırız. Bir markanın gelip de bizi yepyeni topluluğuna katması zordur, “İşte buradayım.” diye bağırıp, kendine çekmeye çalışan markanın işi daha da zordur. Sahici ve sürekli bir ilgiyle hedef kitlesi ile ilişki kurmaya çalışan markanın hayatı ise çok daha kolaydır.
Buzz izleme verisini derinlemesine incelemezseniz, marka mesajlarınızın farklı hedef kitleleriniz tarafından ne şekilde tüketildiğini ve kimin ne istediğini anlayamazsınız. Bir katman, forumlarda sohbeti seviyor, bir katman ise bilgi peşindeyse, ilki için forum sitelerinde aktif dinleme ve gerektiğinde müdahale yapın, ikinci katman ise ürün / servisinizle ilgili bilgiendirici bir marka blogu açın.

Son Olarak…
İçinde bulunduğumuz ekonomik koşullarda, markaların yaptıkları iletişim yatırımlarını en ince detayına kadar getirisiyle incelemesi gerekiyor. Sosyal medya iletişimi neden bundan muaf olsun? Hedef kitle her yerde. Online’dan bahsediyorsak, herşey takip edilebilir. Sosyal medya da tıpkı online display veya aramadaki gibi sonuç üretir, sadece biraz daha geç sonuç üretir. Daha fazla bilgi için: Sosyal Medyada ROI Bazlı Ölçümleme.

Demografik mi, Davranışsal mı?

Dijital pazarlamada iki farklı segmentasyon tekniği kullanıyoruz: demografik ve  davranışsal. Peki, hangisi daha iyi? Yanıt, ne tür bir problem çözmeye çalıştığımıza bağlı.

Demografik segmentasyon, geleneksel pazarlamada sık kullanılan bir hedefleme tekniği. Potansiyel tüketicileri demografik kriterlere göre katmanlandırıp, her katmana farklı bir pazarlama iletişimiyle yaklaşılıyoruz. Geçmiş kampanyalardan öğrendiklerimizi de baz alarak, hangi katmanın hangi tip mesaja daha iyi yanıt vereceğini tahmin etmeye ve yatırımın geri dönüşünü artırmaya çalışıyoruz.

Dijital pazarlamada da kullanılan bu tekniğin verimliliği, hedef kitle hakkında toplanabilen bilginin derinliğine bağlı. Segmentasyona gereken datayı, kullanıcı bazlı internet ölçümleme datasından, kullanıcı veritabanlarından ya da online anketlerden elde ediyoruz. Sektörel ölçümleme datasını veya anket verisini, kampanya sitesinin istatistik datasıyla entegre ettiğimizde, örneğin farklı demografik grupların conversion oranlarını karşılaştırabiliyor ve medya planlama stratejimizi yüksek potansiyelli kullanıcı segmentleri etrafında kurgulayabiliyoruz.

Etkili bir metod olsa da, demografik segmentasyonda, kullanıcılardan data toplamak zor olabiliyor. Buna karşın, davranışsal segmentasyonda data toplamak çok daha kolay. Kullanıcıların davranış datası, web sitesindeki gezintilerinin rotası, interaksiyon tipleri ve süreleri, istatistik analiz araçları yardımıyla karşımızda, filtrelenmeye ve katmanlandırılmaya hazır.

Bazı bast davranışsal segmentasyon metodları oldukça  basit ve etkili:  Hedef sayfayı kullanının geldiği siteye göre optimize etmek bunlardan biri. Kullanıcının siteyi her ziyaretinde farklı bir içerik / reklam görmesi de bir başka yöntem. En çok kullanılan davranışsal segmentasyon taktiği yenilik, frekans ve gelir (RFM – recency, frequency, monetary). Amerikan katalogla satış şirketlerinin geliştirdiği tekniğe göre, müşteriler, en son ne zaman, ne sıklıkla ve kaç paralık alışveriş yaptıklarına göre kategorize ediliyor. Elbette en değerli müşteri katmanını, son dönemde, sıkça ve bol para harcayarak alışveriş yapmış olanlar oluşturuyor, bu gruba yapılan pazarlama da diğerlerinden farklı oluyor. Öte yandan, yeni bir müşteri (yenilik bakımından iyi ama frekans bakımından kötü müşteri) başka bir fırsat sunuyor: ona tekrar tekrar alışveriş yaptırmak en önemli hedef haline geliyor.

Peki, hangisini seçmeli? Birçok analiz tekniğinde olduğu gibi, seçilecek yöntemin iyiliği çözülmek istenen probleme bağlı. Siteye ziyaretçi çekmek istediğimizde demografik segmentasyon tekniklerinden yararlanırken, amaç müşteri tutmak ise, RFM gibi klasik davranışsal taktikler daha yararlı olabiliyor. Hangi yaklaşım olursa olsun, dijitalin “one-size-fits-all” pazarlamaya son verdiği çok açık.

Mikrosite çoktan öldü, ağlayanı yok! – 2

Bu başlıktaki ilk yazımda, marka çevresinde yaratılan mikrosite enflasyonunun yarattığı fırsat maliyetine değinmiştim. “Haydi bir mikrosite daha yapalım!” trenine atlamadan once bir marka yetkilisinin kendine sorması gereken soruları sıralamıştım: “Bir dakika, neden bir mikrositeye daha ihtiyacım var?”, “Mikrositelerle ilgili bir SEO stratejim var mı?” “Bir alan adı stratejim var mı?” vb.

Kendinize bu soruları sordunuz ve aldığınız yanıtlar bir kaçış planı yapmanız gerektiğini gösteriyorsa, buyrun size ayrıntılı kaçış planı önerileri:

Ne demiştik: zamanınızı, emeğinizi ve paranızı, mikro site yerine marka sitenize, sosyal medyaya ve yüksek trafikli reklam mecrasında markalı ve ilginç içerik üretmeye kanalize edin. Para dökerek, kalabalığı yine para döktüğünüz mikro sitenize çekmeye çalışmak yerine, içeriğinizi kalabalığın olduğu yere getirin. Conversion hedeflerinizi ana marka siteniz için belirleyip, kararlı bir şekilde hayata geçirin.

İçeriğinizi kalabalığın olduğu yere getirmek için mikrositeye de standart banner’a da alternatif oluşturan bol bol metod var. Kampanya deadline’ları ne kadar yakın olursa olsun, planlamacı ve kreatif kadronun aşağıdaki listeye göz atıp ilerlemesi gerekir. Böylece, en azından interaktif reklamcılık adına a) tüm katma değerli yerleşimler göz önünde bulundurulup doğru karar verilir, b) kullanıcının marka ile tam etkileşime geçmesi fırsatı kaçırılmaz.

Elbette, kampanya başlangıcında tüm bu kullanımların hepsi üretilecek diye bir şey yok, anlatmak istediğim, kampanya başlangıcında “Tamam tüm banner’lar tamamlandı, başlamadan bir iki özel mecra kullanımı da katalım, çeşni olsun”dan öte bir yaklaşım benimsenmesi gerektiği.

Bunları gözden geçirirken, alternatiflerin sonsuz olduğunu ve en yaratıcı kullanımların mecrayı en iyi tanıyanlar tarafından yapılabileceğini unutmamak gerekir: Dijital medya planlamacınız ve mecranın kendisi.
Rich media: Siteleri eğip büken, alttan üstten ekrana giren büyük reklam formatları ama sadece yanıp dönmez, bir mikrositenin yapabileceği herşeyi hatta daha iyisini yaparlar: Form / anket doldurtur, veritabanı toplar, video izletir, oyun oynatır, sergi açtırır, Facebook connect yaptırır… vb. Faydaları saymakla bitmez, ROI bazlı ve derinlemesine interaksiyon ölçüm raporu sunar.
Advertorial yerleşimler: Ham bir mücevher. Dikkat çekici bir copy ile, mümkünse her plana dahil olmalı. Sitede ön plana çıkacak, arama motorları bunları tarayacak, mesajınız büyük bölümü conversion’a açık yığınla kullanıcı tarafından tıklanacak.
Text linkler: Bu da küçük mücevher. Buradaki tek dert, kampanya mesajınız 150-160 karakterde anlatılabilecek mi, anlatılırsa da kullanıcı için anlamlı bir teklif olacak mı? Bu sorun değil diyorsanız, çok uygun maliyetle bir günde 75 Milyon gösterim mümkün.
Email metin sponsorluğu: Email içinde tepe banner mı, metin sponsorluğu mu diye sorarsanız, sponsorluğu seçerim. Embed haldeki metin sponsorluğu, Outlook’ta bloke edilmez, metin de kampanya mesajını öz ve etkili biçimde verir.
Tek başına email: Katma değerli bir şeçenek. Ama iyi birşeyler göndermeniz gerek.
White paper: Teknik içerikli bir B2B kampanyası mı yapıyorsunuz? En iyi white paper’larınızı alın, başlıkları kısa ve anlaşılır yapın, özeti tatlı bir dille yazın ki insanlar download etmek istesin. “Dağınık Nesne Yönetimi Mimarilerinden Corba ve Dcom Mimarilerinin Algoritma Karşılaştırması” yerine “Corba ve Dcom Hakkında Bilmeniz Gereken 10 Şey” gibi bir başlık atabilirsiniz.
Video statik reklamlar: Reklam videonuz olmayabilir, yine de video reklam yapın: YouTube’da hedef kitlenizle örtüşen kategorideki reklamların üzerine metin reklam açın. Kamera mı satıyorsunuz? “Nasıl fotoğraf çekilir” videolarını kullanın.
Facebook reklamları: Statik görsellisinden videolusuna, “Like” ettireninden, anket yaptıranına kadar çeşit çeşit Facebook reklam formatı sizi bekliyor.
Arama motoru Reklamları: Elbette, Adwords kampanyaları yapıyorsunuz, peki display kampanyanızı da entegre ediyor musunuz? İçerik ağına tıklama başı maliyetli video, Flash veya statik metin reklamlarını yayın. Video reklamların izlenme başı maliyetlerinin ne kadar düşük olabileceğine şaşıracaksınız. Çünkü kullanıcı reklamınızı izleyince değil, izledikten sonra tıklayıp sitenize giderse para yazacak.
Çekici teklifler: Yüksek interaktivitesi olan banner reklamlar çok iyidir, ancak kullanıcı dönüşümü tek hedefinizse ve bunun için de sitenizde gerekli patikaları kurguladıysanız, cephanenizi çekici önerilerle doldurun. Statik kreatifler ve dikkate değer tekliflerle dolu banner reklam alternatifleri yerleştirin ve tıklamaları bekleyin.
Hedef sayfalar: Bazen bir ajans tarafından hedef sayfa üretimi tamamlanmadan medya ajansına planlama çalıştırtılıyor, banner reklam yerleşimlerine karar vermesi bekleniyor. Oysa, planlamada yerleşimler, kreatiften bağımsız değerlendirmeye alındığında kampanya açısından ciddi kopukluk yaşanabiliyor.
Teşekkür sayfaları: Evet, kullanıcı gelip sitedeki formu doldurdu. Peki, onunla işiniz bitti mi? Form dolduruldu, teşekkür ederiz” sayfasında kuru bir teşekkür yetmez. “Teşekkür ederiz, şimdi ürünlerimize bir göz atmaya ne dersiniz?” veya ”Tam size göre müthiş bir teklifimiz daha var” veya “Müşteri iletişim merkezimizin numarası:…” daha iyidir.
Tetiklemeli email: İnsanlara spam atın demiyorum tabi, ancak bir defalığına sizinle işlem yapan kullanıcıya bir onay postası atmanız veya ilgisi için teşekkür edip ek bir teklif sunmanız iyi olacaktır.

Mikrosite çoktan öldü, ağlayanı yok! – 1

İtiraf ediyorum, mikrositeleri hiçbir zaman sevmedim. Bazı markaların neden kendi ana sitelerini ihmal edip, mikrosite enflasyonu yarattıklarını, ardından darmadağın bir site yığınıyla başbaşa kaldıklarını da hiçbir zaman anlamadım.

Mikrosite darken kastım, “zıpır” ve sözde kreatif bir fikircikten yola çıkıp, marka  ile bağlantısı zorlama olarak oluşturulan, dünya kadar medya yatırımı ile tanıtılmaya çalışılan  garip uzun isimli, hedef kitlesine hemen hiç değmeden unutulan, çöp olan siteler. Markayı çoğunlukla sulandırıp, doğru temsil edememelerinin yanında, bazen de markanın pazarlama iletişim çizgisiyle hepten çelişebiliyorlar. 2000’li yılların başından kalma, modası geçmiş olmalarını bir kenara bırakalım, ciddi bir pazarlama fırsatı kaybı yaratıyorlar ve üstüne üstlük birer arama motoru optimizasyonu kabusu halindeler.

Mikro site sahibi olmak için bahane bol: Bazen markanın ana sitesinin teknik olanakları kısıtlıdır, “cool” ve yanar döner bir kreatife izin vermiyordur, mikro site kreatif olarak daha geniş alan sağlıyordur, “ses getirelim”dir, rakip yapmıştır, biz de yapmalıyızdır vb. Ama gözden kaçırılmaması gereken şey şu: Mikrositeler yığınında boğulurken, marka sitenizin sağlığı açısından önemli bir fırsatı kaçırıyor olabilirsiniz. “Haydi bir mikrosite daha yapalım!” trenine atlamadan once marka yetkilisi kendine şu soruları sormalı:

“Haydi bir mikrosite daha yapalım!”… Bir dakika, neden bir mikrositeye daha ihtiyacınız var?

SEO konularına şimdilik girmeyelim. Herşeyden önce, bu yeni mikrositenin markanız ve hedef kitlenizle çelişmeyeceğine, erişilebilir hedeflere sahip olduğuna ve iletişim stratejinize uygun olduğuna emin misiniz? Gerçekten mi?
Yoksa bu, sadece ajansınızın yapmayı çok  istediği ve pazarlama brief’lerinizin karşılığı olarak önünüze ısıtıp ısıtıp koyduğu yemek mi? Karar verin.
Devam edelim…

Mikrositenizle ilgili bir SEO stratejiniz var mı?

Bir işi iki kere yapmayı sevenler  için mikrositeler biçilmiş kaftan. Bazı mantıklı pazarlama profesyonelleri, ana marka sitelerinden tasarım, içerik ve uygulama açısından tam olarak memnun olana dek yoğun bir çalışma içine giriyorlar ve aynı yolu başka bir site için tekrar  katetmeye de pek yanaşmıyorlar.

Bir site için arama motoru optimizasyonu açısından harikalar yaratmış olsanız da, bir sonrakinde aynı başarıya ulaşacağınızın garantisi yok, ekstra iş yüküne de değeceği şüpheli.

Yeni site için yeni içeriğin yaratılması, yeniden link geliştirme, trafik satın alma, bilinirlik yaratma çabaları, varolan ana marka sitenizin de çok işine yarayabilirdi. Kaldı ki, varolan link yönelimi ve oluşmuş kalite puanı sayesinde yeni içeriği eski sitenize koysanız, SEO açısından çok daha fazla faydası dokunurdu.

Bir alan adı stratejiniz var mı?

“Anahtar kelimenin alan adında geçmesi” çok sağlam bir teori gibi görünür ve çoğunlukla “neden bir mikrosite daha yapmalı”nın bahanesi olarak kullanılır, ama işe yaramaz. Eskiden alınmış, kullanılmış ve çok uygun bir alan adını karaborsasından almadıktan sonra, bu teorinin pek değeri yoktur. Evet, arama motorları alan adlarını hesaba katar ve SEO uzmanlarının ortak olarak vardıkları kanı, alan adının biraz yaşı, dolayısıyla güveni olmadığı sürece, SEO çalışmalarına kayda değer bir katkısı yoktur.

Mikrositenizi sonsuza dek yaşatmaya kararlı değilseniz…
…ki olmamalısınız, kaçış planınız ne olmalı?

Elbette gelecekte bir tarihte mikrositenize duyacağınız ihtiyaç düşecek, bu noktada ne yapmalı? Eğer duyurulan ürün veya hizmetiniz hala sabitse, mikrosite alan adını nereye yönlendireceksiniz? Toplanan veritabanı ile ne yapacaksınız? Mikrositenize yaptığınız yatırımın heba olmamasını nasıl sağlayacaksınız?

Peki mikro site yerine ne yapmalısınız?

Zamanınızı, emeğinizi ve paranızı, mikro site yerine marka sitenize, sosyal medyaya ve yüksek trafikli reklam mecrasında markalı ve ilginç içerik üretmeye kanalize edin. Para dökerek, kalabalığı yine para döktüğünüz mikro sitenize çekmeye çalışmak yerine, içeriğinizi kalabalığın olduğu yere getirin. Conversion hedeflerinizi ana marka siteniz için belirleyip, kararlı bir şekilde hayata geçirin. Çabanıza değecek.